16 Mart 2012 Cuma


Gerçekten de insan versus doğa mı?
Uygarlık gereksiz gerekliliklerin sınırsızca çoğaltılmasıdır?
Mark Twain
İnsanlık tarihinin uygar dönemi olarak tanımlarız yaşadığımız çağı. Bilim ve teknolojideki devrimlerle, eğitim ve kültür yolunda atılan adımlarla, giyim kuşam, seyahat, yeme içme haberleşmede gelinen noktada insanoğlu yaşamının hem niteliğini hem de niceliğini yükseltmiş durumda. Ancak tüm bunların insanlığın tümüne barış ve refah olarak yansımadığını da hepimiz biliyoruz. Mars'ta kendine yeni yerleşim alanları açmaya çalışan uygarlığımız ne yazık ki Somali'deki açlığı sona erdiremiyor. Savaşlar ve savaş tehditleri altında geçiyor yaşam dünyanın bir yarısında. Bir yanda inanılmaz boyutta tüketim bir yanda ekonomik krizler, işsizlik, göçler....Kentleşme, kentleşme..Ve uygarlığın bu kadar devasa yükünü kaldıramayan bir doğa. ...Çağdaş uygarlığın kendisine empoze ettiği "Çalış, kazan, harca, tüket, paran yoksa borçlan ama tüket mutlaka tüket..." mottosu ile zamanının çoğunu kısaca 'AVM' denen "tüketim mabetleri''nde geçiren insan ordusu. Aşırı üretim ve tüketim nedeniyle doğal kaynaklar tükenme, yaşam döngüsü de kırılma noktasına geldi.
Öyleyse şu soruyu soralım kendimize: Uygarlıktan elde ettiğimiz sonuçlar bu kadar yüksek maliyete değiyor mu?
Siz düşüne durun biz de aynı sorunun yanıtını 3 farklı yazıda aramaya çalıştık. "Kullan at" Kültürü.. başlığı ile verdiğimiz ilk yazıda Burcu Boylu doğal kaynakların hızla tükenmesinin arkasındaki etkenin 'Planlı Eskime' olarak adlandırılan olguda olduğunu söylüyor. Tüketim toplumunun nasıl planlı olarak yaratıldığını, kulllanım süreleri bilinçli olarak azaltılmış ürünleri tüketerek sistemin yürütüldüğünü vurguluyor. Cep telefonları ve bilgisayarların kısa sürede iflas eden ve değiştirilemeyen pilleri ya da belli bir zaman dilimi sonunda yaşanmaya başlanan uyumsuzluklar…Hemen kaçan kadın çorapları, ömrü çabuk sona eren ampuller…ve daha niceleri hepsi de programlanmış üretimin bir parçası..Zuhal Aytolun ise artık yaşamlarımızın vazgeçilmez birer parçası haline gelmiş olan ancak 10 bin yıla kadar uzanan ömürleriyle aynı zamanda büyük tehdik haline gelen naylon poşetleri sorguluyor. Ve soruyor: Gerçekten de yapacak bir şey yok mu?
Nihan Gürdenli daha olumlu bir çerçeve çiziyor. Oxfam'ın raporunda yer alan doğayı feda etmeden yoksullukla mücadelere edilebileceğini gözler önüne seren bir şemayı irdeliyor. Tüm bunlar yeni bir soruyu daha gündeme getiriyor: İnsan ve doğa arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması; hatta anayasal bir çerçevenin çizilmesinin gerekliliğini...


Utanıyorum Çünkü...
14 mart 2012
Bir süredir hayli yoğun yaşadığım bir duygu bu. Evet, utanç duyuyorum. Bu ülkede olan biten her gelişme bu duygumun üzerine yeni utanç ve öfke korları yerleştiriyor. Bu ülkenin bir bireyi olmaktan utanıyorum. Toplumun bilinçli olarak parçalanmasından, işkencelerinden, tecavüzlerinden, çocuk gelinlerinden, kadınlarına yönelik şiddetten, hapishanelerdeki gazetecilerinden, aydınlarından, ikiyüzlü politikalardan utanıyorum.
Utanıyorum çünkü;
- Sivas katliamı davası dün zamanaşımından düştü. 1993 yılında 35 insanın diri diri yakıldığı utanç davası uzatıla uzatıla sanıklar koruna koruna sonunda düştü. Sivas Madımakta yaşamını yitiren aydınlarımızdan Behçet Aysanın kızı Eren Aysanın 6 Aralıktaki (sondan bir önceki) duruşmadan bir gün önce Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazısını kesip saklamıştım.
Cemal Süreyanın Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü, kör oldum dizesi, Sizin hiç babanız yakıldı mı? Benim bir kere yakıldı, o günden bu yana ülkem kör oldu olarak zihnime çakıldı. Siz böyle bir körlüğün ne demek olduğunu bilir misiniz?” diye başladığı yazısını Şimdi soracağım soruyu siz de hissedebiliyor musunuz? Biz bu ülkeye bütün bunları hak edecek ne yaptık?” diye sorarak bitiriyordu Eren.
Sevgili Eren; belki de asıl soru bu. Biz bu iktidarı getiren zemini hazırladık ne yazık ki!.. Nasıl mı? Sessiz kalarak. Sorunların takipçisi olmayı sadece canı yanan birkaç avuç insana bırakarak. Birleşerek güç olmak yerine, bölünerek...
Sonuç mu? Sivas katliamı davasında zamanaşımı kararı verilmesini Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun diye karşılayan bir Başbakan...
Utanıyorum çünkü;
- Gazetelerde, televizyonlarda, caddelerdeki billboard’larda yer alan devasa AVMlerin, otellerin, konut inşaatlarının ilanlarına avuç dolusu paralar saçılırken; Başbakan bir açılış töreninden diğerine koşturup bir yandan da icraatlarını anlatırken İstanbulun tam da göbeğinde bir inşaat şantiyesinde çalıştırılan ve dondurucu soğukta çadırda yatırılan işçilerden 11i çadırda çıkan yangında can verdi. Taşeron olarak çalışıyorlardıİş sağlığı ve güvenliği yasası 8 yıldan beri Mecliste beklerken ve Başbakan vergi yolsuzluğu ile gündeme gelen müteahhitlik firmalarına başarı ödülleri dağıtırken; o işçilerin yaşam hakları ayaz bir gecede şantiyenin bir kenarına kondurulan bir kıvılcımlık ömrü olan bir çadırda ellerinden alınabiliyordu. Tıpkı Adana Kozanda baraj kapağının patlaması sonucu 10 işçinin sulara kapılarak ölmesi gibi... Tıpkı kömür madenlerinde göçük altında kalanlar gibi...
Dünyanın 10. büyük ekonomisi olmaya soyunan Türkiyenin, iş cinayetleri konusundaki duyarsızlığından utanıyorum. Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesinin dikkat çektiği gibi Davutpaşa, OSTİM patlamaları hâlâ hafızalarda. Kölelik koşullarının yaşandığı tersaneler bu ülkenin kanayan yarası. Bursada kilit altında çalıştırıldıkları için yangından kaçamayıp ölen kadın işçiler, selde boğulan Pameks işçileri, her yaz yollarda telef edilen mevsimlik işçiler, hepsi bir arada düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo açık bir kan denizi. Ne yazık ki bu ölümlerin sorumlularının burunları dahi kanamıyor.
Utanıyorum çünkü;
- TBMM alt komisyonunda hile ve zorbalıkla kabul edilen, 8 yıllık kesintisiz eğitimi sona erdirecek olan yasa tasarısı çocuklarımız ve geleceğimize ilişkin yaşamsal bir kavgaya dönüştü. Bilim insanlarının eğitimcilerin uyarıları hiçe sayılarak bu ülkenin eğitim sistemi yeniden oluşturulmaya çalışılıyor. Bilgi toplumunun önündeki engeller, eğitimde kalitenin nasıl arttırılacağı sorunlarının masaya yatırılması gerekirken Türkiyenin eğitim politikası 28 Şubatın siyasi rövanşına, imam hatiplere, dindar nesil yetiştirmeye dönüştürülüyor.
Daha sayacak onlarca konu var ki... Bir oyun oynanıyor. Üstelik demokratikleşme adı altında gerçekleşiyor hepsi. Biz ne yaparsak yapalım, ne yazarsak yazalım oyunun seyrini değiştiremiyoruz. Ve ben böyle bir oyunda seyirci olmaktan utanıyorum...

4 Mart 2012 Pazar


‘Ey TÜSİAD!’ Çeneni Kapaman Gerekiyormuş...
Açık açık çeneni kapa” sözü çıkmadı ağzından ama açtı ağzını yumdu gözünü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan AKP grup toplantısında TÜSİADa. Çağdışısınız sizdiye başladı..“TÜSİADın eğitimde statükoculuğu savunması ibretliktir. Kusura bakma senin arzun olmayacak, milletin arzusu olacak. Siz işinize bakın biz işimize bakalım. Sanayide, ticarette ne söyleyecekseniz onu söyleyin. TÜSİAD önce 28 Şubattaki rolünü sorgulasın.. TÜSİADın acilen değişmesini, kör ideolojisinden kurtulmasını tavsiye ediyorum...” diye sürdürdü. Televizyonda izledim konuşmasını... Gözlerinde nefreti gördüm Erdoğanın, kini gördüm... 28 Şubatın rövanşı için eğitimi nasıl alet ettiğini. Konuşmasındaki satır aralarına bir bakın:
- Biz AKP olarak eğitimde seçkinci yapıyı kırmak için mücadele ediyoruz.
- 8 yıllık kesintisiz eğitim Anadolunun şahlanışına karşı yapılmış bir müdahale. Biz bu eğitimin Türkiyeye verdiği zararı telafi ediyoruz...
Peki, ne demişti TÜSİAD? 12 yıllık kesintisiz eğitim öngören kanun teklifinin mevcut durumdan dahi geriye gidişe yol açacağını belirterek Teklif gündemden çıkarılmalı. Türkiyenin ihtiyacı olan eğitim reformu bu değildir demişti. Yalnız TÜSİAD mı? Birçok STKden uyarılar geldi. Eğitim Reformu Girişimi (ERG) “dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek ve çocuklarımıza uluslararası standartta eğitim fırsatları sunmak için tüm TBMM üyelerini bu yasa teklifini çekilmesi için irade beyan etmeye davet ediyoruz” dedi... Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı yasa teklifinin geri çekilerek paydaşlarla tartışılmasını ve yeniden değerlendirilmesini istedi... Televizyonlarda uzun tartışmalar yapıldı. Akademisyenler, köşe yazarları neden karşı çıktıklarını yazdılar.
Sağduyulu her kesimin dile getirdiği sözler bunlar. Çünkü korkuyoruz hepimiz. Çünkü eğitim Türkiyenin en büyük sorunlarından biri. 4+4+4 ile kız çocuklarının eve kapatılma, bugüne kadar elde edilen kazanımları kaybetme riski büyük... Çünkü tüm eğitimde kalite sorunlarına karşın 8 yıllık kesintisiz eğitimin kazanımları göz ardı edilemeyecek kadar büyük. Her şeyden önce zorunlu eğitim hamlesi sayesinde 5. sınıftan sonra okul ile bağlantısı kopacak 3.5 milyon çocuk eğitimde tutuldu. Bunun sonucu olarak okullaşma oranı hızla yükseldi. 14 yaşındakiler için eğitime katılım 1993te yüzde 43ten 2008de yüzde 78e yükseldi. Zorunlu eğitim yalnız ilköğretimi etkilemekle kalmadı; mezun öğrencilerin ortaöğretime devamı da yüzde 3.2 oranında yükseldi. Zorunlu eğitim kızları da etkiledi. Dünya Bankası verilerine göre, 2000 yılında 15-19 yaş grubunda olan kadınlar ortalama 4.4 yıl eğitim alırken bu rakam 2010da 5.2 seneye ulaştı.
Peki, ne yapılıyor? Tüm bu gerçekleri, tedirginlikleri dile getirmek suç sayılıyor. Öyle ki demokratik olduğunu iddia eden iktidarın kendini demokrat sanan Başbakanı, televizyonların karşısında tüm milletin önünde TÜSİADa haddini bildirmeye kalkışıyor. TÜSİADın üzerinden herkese, hepimize açıkça tehditler savuruyor.
Her aileyi, her bireyi yakından ilgilendiren bir konu bu Sayın Başbakan. Bu ülkede en çok takdir ettiğim şey ailelerin zengin yoksul ayrımı yapmadan tüm güçlerince çocuklarını okutmaya çabalamaları... Bu uğurda çürük bir sisteme, dershanelere, özel derslere avuç dolusu paralar dökmeleri... Ve bu kadar yaşamsal öneme sahip bir konuyu AKP olarak hiçbir yerde tartışmadan parlamentoya getirme cüretini buluyorsunuz. Bu bile başlı başına suç değil mi? Kamuoyunda büyük yankı olduğunu görünce geri adım atıyor, açıköğretim uygulamasını 4. sınıf yerine 8. sınıfın ardından başlatıyorsunuz. Okulöncesi eğitimin adı bile geçmiyor sözde eğitim reformunuzda. 11 yaşında bir çocuğun temel eğitimini tamamlamadan mesleğe yönlendirilmesi ne kadar doğru? Neden bir ülkenin geleceğini 28 Şubatın rövanşına kurban ediyorsunuz? Temel eğitimin kalitesini arttırmak ise sadece dağıtılacak tabletlerle ölçülüyor sizin iktidarınızda. Ve tutuyor TÜSİAD ve onunüzerinden karşı çıkan her kesime açıkça meydan okuyorsunuz...

23 Şubat 2012 Perşembe




Tabletler ve Tebeşir Tozu Yutmak…
22 Şubat 2012
Bulut “Tebeşir “sözcüğünü okuyunca “bu ne demek?” diye sordu. Haklı tebeşir kelimesine yabancı olmakta..Danimarka’da annesiyle birlikte yaşıyor ve senede 2 kez Türkiye’ye geliyor. Bulut 15 yaşında ve iyi eğitim alan bir çocuk…İngilizcesini söyledim: Chalk. Ve ekledim:
-Ama sen bilemeyebilirsin, Danimarka’daki okullarda herhalde uzun süreden beri tebeşir kullanılmıyordur. Biz de bile artık eğitim akıllı tahtalarla ve bilgisayarla yapılmaya başlandı.
-Yoo hayır, kullanıyoruz. Buradaki gibi kalemli beyaz tahta da yok bizim sınıflarda. Daha pahalı olduğu için istemiyor okul yönetimi..
Şaşırdım. OECD’nin her yıl yayınladığı eğitim raporlarında daima ilk sıralarda olan Danimarka’da okullarda bilgisayarlı eğitim nasıl olmazdı?
FATİH Projesini 2 hafta önce Ankara’da bir lisede tablet bilgisayarların bir kısmını öğrencilere dağıtarak başlatan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan  12 bin 800 tablet bilgisayarı öğrencilere teslim ediyoruz. Allah’ın izniyle kara tahta kavramını tarihi tozlu raflara kaldırıyoruz. Tebeşir ve tebeşir tozu nostaljiden öteye geçemeyecek. Öğrenci, elinde tablet bilgisayarı, karşısında elektronik tahtasıyla en son teknolojiyle eğitim alacak” demişti oysa.
FATİH Projesi kamuoyunda tartışılan bir konu. Ve işin iki yönü var. Biri zaten kısıtlı olan bir bütçeyi sadece teknolojiye yatırmak ve asıl önemli olan eğitimin içeriği, öğretmenlerin eğitimi gibi boyutları göz ardı etmek..Diğeri tablet bilgisayarların teknolojik özelllikleri ve fiyatı gibi konular…
Öğrencinin eline tablet bilgisayarı vererek, öğrencinin ve ailelerin gözlerini boyayarak  “eğitimde çağ atlanamıyor” re yazık ki. OECD’nin 9 şubatta yayınladığı eğitim raporuna göre nüfusunun toplam eğitim düzeyini  yukarıya çekemeyenler arasında sonuncuyuz. “Eğitimde eşitlik ve kalite: Dezavantajlı okulları ve öğrencileri desteklemek” başlığıyla yayınlanan rapor ülkelerde nüfusun 25-34 yaş grubu içinde orta öğrenimini tamamlamayanların oranını sıralıyor. Kore’de eğitiminin yarıda bırakanların oranı yüzde 2 iken sonuncu olan Türkiye’de bu oran yüzde 58. Yani anlayacağınız ülkemizde 25-34 arasındaki nüfusun yarıdan fazlası ya ilkokulu bitirdikten sonra orta öğretime başlamamış, ya da ortaöğrenimini diploma almadan yarıda bırakmış durumda. OECD ortalaması yüzde 19.
Peki akıllı tahtalar ve tabletler konuşuluyor da neden eğitimini yarıda bırakanlar konuşulmuyor, neden öğrencilerin matematik, fen ve okuduğunu anlama  becerilerini ölçen PİSA araştırmasında daima son sıralarda olduğumuz Türkiye’nin kamuoyunda kendisine yer bulmuyor,  neden ülkeyi yönetenlere bu sorular yöneltilmiyor. Tablet bilgisayar dağıtılmakla öğrencinin okulu tamamlayacağı ve diğer ülkelerdeki yaşıtlarının eğitim düzeyine çıkacağı mı varsayılıyor? Bu hukukun yok edildiği bir ülkede ‘Avrupa’nın en büyük adalet saraylarını inşa ediyoruz’ diye böbürlenmekle aynı değil mi?
Uzmanlar öğrencinin başarısındaki yerinin yüzde 1’i geçmediğine dikkat çekiyor. Keza CHP PM üyesi 23. Dönem  milletvekili Prof. Dr. Osman Coşkunoğlu da Cumhuriyet’te yayımlanan yazısında 4 Şubat 2012 tarihli Los Angeles Times gazetesi, konunun saygın uzmanlarına ve bilim insanlarına sordukları “bu gösterişli teknolojilerin eğitime gerçek katkısı nedir?” sorusunun yanıtlarını içeren bir makale yayımladı. Yanıtlar aşağı yukarı aynıydı: Okullarda bu yeni teknolojilerin kullanılmasından yararlananlar sadece satıcı firmalar ve yaldızlı ama sığ laflar eden politikacılardır! Nitekim, derslerini internetten herkese açmış olan, dünyanın önde gelen bazı üniversitelerinde en kompleks konuların bile kara tahtada işlendiğini görüyoruz” demişti.
Neden bu eleştiriler de tartışılmıyor televizyon ekranlarında?
Gelelim kısa adı Fatih Projesi olan “Fırsatları Araştırma, Teknolojiyi İyileştirme Hareketi” kapsamında dağıtılan tablet bilgisayarların içeriğine… Zira bu konuda da eleştiriler hayli fazla.. Anladığım kadarı ile tabletlerle öğrenci evinden doğrudan internete  bağlanamıyor; kapsam Milli Eğitim Bakanlığı’nın yüklediği müfredat ile sınırlı. Yani öğrenci evde araştırma yaparken ya da başka amaçlarla bunu kullanamayacak…Türkiye’de bilgisayarların daha çok chat’leşme, sosyal ağlar ya da oyun programları odaklı kullanıldığı düşünülürse bu kısıtlamanın makul olduğunu varsayalım..Peki o zaman neden örneğin Hindistan’da olduğu gibi maliyeti 100 dolar civarında olan ucuz tabletlerle bu iş yürütülmüyor da pahalı ve teknolojinin son özelliklerini içeren tablet bilgisayarlar dağıtılıyor? Neden projenin başında yerli üretim lafı edilirken birden bundan vazgeçildi ve ithal bilgisayarlarla proje başlatıldı? Ve bir diğer konu da 3G teknolojisi… Dağıtılan ve dağıtılacak tabletlerde 3G özelliği olmalı mı olmamalı mı? Mevcut duruma göre yok. Açılan ihalede  3G şartı aranmadığı için mobil operatörler katılmadı. Vodafone İcra Kurulu Başkan Yardımcısı Dr. Hasan Süel, dağıtılacak tabletlerde 3G özelliğinin olması gerektiğini zira tabletlerin verimli kullanılması için bunun şart olduğunu söylüyor..Süel’in sözleri tartışmaya yeni bir boyut daha eklemiş durumda.
Dediğim gibi tablet konusu çok boyutlu. Ancak ne yazık ki her alanda olduğu gibi eğitimde de aynı şeyi yapıyor iktidar;  konunun uzmanları ile derinlemesine tartışmadan oldu bittiye getiriyor ve sadece  ‘satın aldığı’ teknolojilerle övünerek göz boyamayı sürdürüyor. 

15 Şubat 2012 Çarşamba


Çevreciler ile Yatırımcılar Nasıl Uzlaşır?
15 Şubat 2012 - Cumhuriyet
Hafta sonu Taksimde toplanıldı. Taksim Meydanı ile ilgili kararların kapalı kapılar arkasında alınmasına karşı çıkan kentliler, şehir plancıları, mimarlar, sanatçılar
Yine geçen hafta sonu Haydarpaşada da tarihi tren garının kapatılmasına karşı eylem vardı
İnternette gezinirken karşıma birden Youtubeda Gerze Halk Direniş Korosu çıktı. Anadolu Grubunun Sinop Gerzede kurmak istediği termik santrala karşı mücadele eden Gerzelilerin kurduğu 142 kişilik koronun söylediği türkü. İnanılmaz etkileyici
Çevre duyarlığının artması, insanların kendi yaşam alanlarına sahip çıkmak için harekete geçmeleri Türkiyede özellikle hukuksuzluğun en tepe noktaya vardığı bu dönemde can suyu gibi geliyor… “Sonunda ne oluyor? Protestolar, eylemler tamam ama bu arada atı alan Üsküdarı geçiyor. Belki yatırımları geciktiriyoruz ama önleyemiyoruz” diye soruyorsunuz tabii haklı olarak.
Evet, ama karşılarında örgütlü bir direnişin olması ve bunun bıkmadan sürdürülmesi öyle bir noktaya geldi ki artık yatırımcı da bir değil birkaç kez düşünmek, kuracağı tesisi çevrecilerin kaygısını giderecek şekilde planlamak hatta gerekirse yatırım planından vazgeçmek durumunda... Nasıl mı?
Geçen haftalarda 2 enerji şirketinin yöneticisi ile buluştuk farklı zamanlarda. Biri Zorlu Enerji Grubu Başkanı Murat Sungur Bursa. Zorlu Grubu İkizderede 2008 yılında özelleştirmeden 16 megavatlık bir hidroelektrik santralı almıştıŞimdi kurulu kapasitesini 78 megavata çıkarmayı planlıyor. Biliyorsunuz, doğal SİT alanı olmasına karşın 74 kilometre uzunluğundaki İkizdere Vadisi boyunca 26 HES projesinin yapımı planlanıyor. Vadide yapımı tamamlanan bir santral elektrik üretimine geçerken, 2 HESin ise yapımı sürüyor. Tek bir nehirde bir iki değil 26 HES projesi olunca doğal olarak bölge halkı ve sivil toplum örgütlerinin de tepkisi büyük oluyor. Murat Sungur Bursa Yatırım kararını henüz vermedik. Kapasite arttırımı için yöre halkına danışıyoruz diyor. Ve ekliyor: İlk kez yöre halkı bir yatırım karar sürecine katılacak. Bu Zorlu Grubu için önemli bir deneyim olacak. Ancak en önemlisi bir demokratikleşme’ girişimi olarak memlekete faydalı olacağına inanıyorum
Bursaya soruyoruz: Ya yöre halkı, “HESte kapasite arttırımı istemiyoruz” derse ne olacak? Yapmayacağız. Halkın iradesine karşı gelmeyeceğiz” diyor Bursa.
Konuştuğum ikinci enerji şirketi Anadolu Grubu bünyesindeki Anadolu Enerji. Hani şu Sinop Gerzede kurulması planlanan termik santralın sahibi. Aslında Anadolu Grubu Enerji Koordinatörü Tuğban İzzet Aksoy ile bundan neredeyse 1 ay önce görüşmüştük. Kurulacak olan santral ile eski teknolojiye sahip diğer santralların kıyaslanması söz konusu bile değil. Süperkritik buhar teknolojisi ile çalışacak ve böylece çevreye uyum açısından AB standartlarının öngördüğü minimum emisyon değerlerinin de altında faaliyet gösterecek. Yüzde 35 daha az kömür tüketecek, dolayısıyla emisyon değerleri yüzde 35 daha az olacak. Santral ileri baca gazı arıtma teknolojilerine sahip olacak. Bunun için ilave 150 milyon dolar bir yatırım yapacağız. Sonuçta asla asit yağmayacak, oksijen oranı değişmeyecek. Deniz suyu sıcaklığı yasal değerlerde olacak diye bilgi vermişti. Ve eklemişti: Bizim tek istediğimiz yöre halkının ve STKlerin de olduğu bir platformda bu santralı anlatmak. Soracakları her soruya açığız ve yanıtlamaya çalışacağız. Yanıtlayamadığımız ve karşı çıktıkları tek bir soru olursa bu yatırımdan vazgeçmeye hazırız”.
Bu gelişmeler aslında ciddi bir başarı. Murat Sungur Bursa, Karadeniz halkının HESlere tepkisini Öyle çok yanlışlar yapıldı ki haklı bir reaksiyon diye tanımlamıştı. Ve ne yazık ki yanlış uygulamalar hâlâ sürüyor. Havza planlaması yapılmadan enerji projelerine onay verilmesi ise en kritik nokta. Sürekli şirketlerden yana tavır koyan, göstermelik ÇED raporlarına onay veren Çevre Bakanlığı bir yandan yatırımların yapıldığı bölgelerde geri dönüşü mümkün olmayan zararlara neden olurken öte yandan halkta güven duygusunu zedeliyor ve şirketler ile yöre insanını karşı karşıya getiriyor. Toplum baskısının artması bu açıdan iyi ama yine de dikkat; körü körüne sürdürülen istemezük” söylemi ile de bir yere varmak pek mümkün değil
ozlem-yuzak.blogspot.com