BİLGİ TOPLUMUNA DOĞRU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BİLGİ TOPLUMUNA DOĞRU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2012 Cuma


Utanıyorum Çünkü...
14 mart 2012
Bir süredir hayli yoğun yaşadığım bir duygu bu. Evet, utanç duyuyorum. Bu ülkede olan biten her gelişme bu duygumun üzerine yeni utanç ve öfke korları yerleştiriyor. Bu ülkenin bir bireyi olmaktan utanıyorum. Toplumun bilinçli olarak parçalanmasından, işkencelerinden, tecavüzlerinden, çocuk gelinlerinden, kadınlarına yönelik şiddetten, hapishanelerdeki gazetecilerinden, aydınlarından, ikiyüzlü politikalardan utanıyorum.
Utanıyorum çünkü;
- Sivas katliamı davası dün zamanaşımından düştü. 1993 yılında 35 insanın diri diri yakıldığı utanç davası uzatıla uzatıla sanıklar koruna koruna sonunda düştü. Sivas Madımakta yaşamını yitiren aydınlarımızdan Behçet Aysanın kızı Eren Aysanın 6 Aralıktaki (sondan bir önceki) duruşmadan bir gün önce Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazısını kesip saklamıştım.
Cemal Süreyanın Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü, kör oldum dizesi, Sizin hiç babanız yakıldı mı? Benim bir kere yakıldı, o günden bu yana ülkem kör oldu olarak zihnime çakıldı. Siz böyle bir körlüğün ne demek olduğunu bilir misiniz?” diye başladığı yazısını Şimdi soracağım soruyu siz de hissedebiliyor musunuz? Biz bu ülkeye bütün bunları hak edecek ne yaptık?” diye sorarak bitiriyordu Eren.
Sevgili Eren; belki de asıl soru bu. Biz bu iktidarı getiren zemini hazırladık ne yazık ki!.. Nasıl mı? Sessiz kalarak. Sorunların takipçisi olmayı sadece canı yanan birkaç avuç insana bırakarak. Birleşerek güç olmak yerine, bölünerek...
Sonuç mu? Sivas katliamı davasında zamanaşımı kararı verilmesini Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun diye karşılayan bir Başbakan...
Utanıyorum çünkü;
- Gazetelerde, televizyonlarda, caddelerdeki billboard’larda yer alan devasa AVMlerin, otellerin, konut inşaatlarının ilanlarına avuç dolusu paralar saçılırken; Başbakan bir açılış töreninden diğerine koşturup bir yandan da icraatlarını anlatırken İstanbulun tam da göbeğinde bir inşaat şantiyesinde çalıştırılan ve dondurucu soğukta çadırda yatırılan işçilerden 11i çadırda çıkan yangında can verdi. Taşeron olarak çalışıyorlardıİş sağlığı ve güvenliği yasası 8 yıldan beri Mecliste beklerken ve Başbakan vergi yolsuzluğu ile gündeme gelen müteahhitlik firmalarına başarı ödülleri dağıtırken; o işçilerin yaşam hakları ayaz bir gecede şantiyenin bir kenarına kondurulan bir kıvılcımlık ömrü olan bir çadırda ellerinden alınabiliyordu. Tıpkı Adana Kozanda baraj kapağının patlaması sonucu 10 işçinin sulara kapılarak ölmesi gibi... Tıpkı kömür madenlerinde göçük altında kalanlar gibi...
Dünyanın 10. büyük ekonomisi olmaya soyunan Türkiyenin, iş cinayetleri konusundaki duyarsızlığından utanıyorum. Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesinin dikkat çektiği gibi Davutpaşa, OSTİM patlamaları hâlâ hafızalarda. Kölelik koşullarının yaşandığı tersaneler bu ülkenin kanayan yarası. Bursada kilit altında çalıştırıldıkları için yangından kaçamayıp ölen kadın işçiler, selde boğulan Pameks işçileri, her yaz yollarda telef edilen mevsimlik işçiler, hepsi bir arada düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo açık bir kan denizi. Ne yazık ki bu ölümlerin sorumlularının burunları dahi kanamıyor.
Utanıyorum çünkü;
- TBMM alt komisyonunda hile ve zorbalıkla kabul edilen, 8 yıllık kesintisiz eğitimi sona erdirecek olan yasa tasarısı çocuklarımız ve geleceğimize ilişkin yaşamsal bir kavgaya dönüştü. Bilim insanlarının eğitimcilerin uyarıları hiçe sayılarak bu ülkenin eğitim sistemi yeniden oluşturulmaya çalışılıyor. Bilgi toplumunun önündeki engeller, eğitimde kalitenin nasıl arttırılacağı sorunlarının masaya yatırılması gerekirken Türkiyenin eğitim politikası 28 Şubatın siyasi rövanşına, imam hatiplere, dindar nesil yetiştirmeye dönüştürülüyor.
Daha sayacak onlarca konu var ki... Bir oyun oynanıyor. Üstelik demokratikleşme adı altında gerçekleşiyor hepsi. Biz ne yaparsak yapalım, ne yazarsak yazalım oyunun seyrini değiştiremiyoruz. Ve ben böyle bir oyunda seyirci olmaktan utanıyorum...

4 Mart 2012 Pazar


‘Ey TÜSİAD!’ Çeneni Kapaman Gerekiyormuş...
Açık açık çeneni kapa” sözü çıkmadı ağzından ama açtı ağzını yumdu gözünü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan AKP grup toplantısında TÜSİADa. Çağdışısınız sizdiye başladı..“TÜSİADın eğitimde statükoculuğu savunması ibretliktir. Kusura bakma senin arzun olmayacak, milletin arzusu olacak. Siz işinize bakın biz işimize bakalım. Sanayide, ticarette ne söyleyecekseniz onu söyleyin. TÜSİAD önce 28 Şubattaki rolünü sorgulasın.. TÜSİADın acilen değişmesini, kör ideolojisinden kurtulmasını tavsiye ediyorum...” diye sürdürdü. Televizyonda izledim konuşmasını... Gözlerinde nefreti gördüm Erdoğanın, kini gördüm... 28 Şubatın rövanşı için eğitimi nasıl alet ettiğini. Konuşmasındaki satır aralarına bir bakın:
- Biz AKP olarak eğitimde seçkinci yapıyı kırmak için mücadele ediyoruz.
- 8 yıllık kesintisiz eğitim Anadolunun şahlanışına karşı yapılmış bir müdahale. Biz bu eğitimin Türkiyeye verdiği zararı telafi ediyoruz...
Peki, ne demişti TÜSİAD? 12 yıllık kesintisiz eğitim öngören kanun teklifinin mevcut durumdan dahi geriye gidişe yol açacağını belirterek Teklif gündemden çıkarılmalı. Türkiyenin ihtiyacı olan eğitim reformu bu değildir demişti. Yalnız TÜSİAD mı? Birçok STKden uyarılar geldi. Eğitim Reformu Girişimi (ERG) “dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek ve çocuklarımıza uluslararası standartta eğitim fırsatları sunmak için tüm TBMM üyelerini bu yasa teklifini çekilmesi için irade beyan etmeye davet ediyoruz” dedi... Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı yasa teklifinin geri çekilerek paydaşlarla tartışılmasını ve yeniden değerlendirilmesini istedi... Televizyonlarda uzun tartışmalar yapıldı. Akademisyenler, köşe yazarları neden karşı çıktıklarını yazdılar.
Sağduyulu her kesimin dile getirdiği sözler bunlar. Çünkü korkuyoruz hepimiz. Çünkü eğitim Türkiyenin en büyük sorunlarından biri. 4+4+4 ile kız çocuklarının eve kapatılma, bugüne kadar elde edilen kazanımları kaybetme riski büyük... Çünkü tüm eğitimde kalite sorunlarına karşın 8 yıllık kesintisiz eğitimin kazanımları göz ardı edilemeyecek kadar büyük. Her şeyden önce zorunlu eğitim hamlesi sayesinde 5. sınıftan sonra okul ile bağlantısı kopacak 3.5 milyon çocuk eğitimde tutuldu. Bunun sonucu olarak okullaşma oranı hızla yükseldi. 14 yaşındakiler için eğitime katılım 1993te yüzde 43ten 2008de yüzde 78e yükseldi. Zorunlu eğitim yalnız ilköğretimi etkilemekle kalmadı; mezun öğrencilerin ortaöğretime devamı da yüzde 3.2 oranında yükseldi. Zorunlu eğitim kızları da etkiledi. Dünya Bankası verilerine göre, 2000 yılında 15-19 yaş grubunda olan kadınlar ortalama 4.4 yıl eğitim alırken bu rakam 2010da 5.2 seneye ulaştı.
Peki, ne yapılıyor? Tüm bu gerçekleri, tedirginlikleri dile getirmek suç sayılıyor. Öyle ki demokratik olduğunu iddia eden iktidarın kendini demokrat sanan Başbakanı, televizyonların karşısında tüm milletin önünde TÜSİADa haddini bildirmeye kalkışıyor. TÜSİADın üzerinden herkese, hepimize açıkça tehditler savuruyor.
Her aileyi, her bireyi yakından ilgilendiren bir konu bu Sayın Başbakan. Bu ülkede en çok takdir ettiğim şey ailelerin zengin yoksul ayrımı yapmadan tüm güçlerince çocuklarını okutmaya çabalamaları... Bu uğurda çürük bir sisteme, dershanelere, özel derslere avuç dolusu paralar dökmeleri... Ve bu kadar yaşamsal öneme sahip bir konuyu AKP olarak hiçbir yerde tartışmadan parlamentoya getirme cüretini buluyorsunuz. Bu bile başlı başına suç değil mi? Kamuoyunda büyük yankı olduğunu görünce geri adım atıyor, açıköğretim uygulamasını 4. sınıf yerine 8. sınıfın ardından başlatıyorsunuz. Okulöncesi eğitimin adı bile geçmiyor sözde eğitim reformunuzda. 11 yaşında bir çocuğun temel eğitimini tamamlamadan mesleğe yönlendirilmesi ne kadar doğru? Neden bir ülkenin geleceğini 28 Şubatın rövanşına kurban ediyorsunuz? Temel eğitimin kalitesini arttırmak ise sadece dağıtılacak tabletlerle ölçülüyor sizin iktidarınızda. Ve tutuyor TÜSİAD ve onunüzerinden karşı çıkan her kesime açıkça meydan okuyorsunuz...

23 Şubat 2012 Perşembe




Tabletler ve Tebeşir Tozu Yutmak…
22 Şubat 2012
Bulut “Tebeşir “sözcüğünü okuyunca “bu ne demek?” diye sordu. Haklı tebeşir kelimesine yabancı olmakta..Danimarka’da annesiyle birlikte yaşıyor ve senede 2 kez Türkiye’ye geliyor. Bulut 15 yaşında ve iyi eğitim alan bir çocuk…İngilizcesini söyledim: Chalk. Ve ekledim:
-Ama sen bilemeyebilirsin, Danimarka’daki okullarda herhalde uzun süreden beri tebeşir kullanılmıyordur. Biz de bile artık eğitim akıllı tahtalarla ve bilgisayarla yapılmaya başlandı.
-Yoo hayır, kullanıyoruz. Buradaki gibi kalemli beyaz tahta da yok bizim sınıflarda. Daha pahalı olduğu için istemiyor okul yönetimi..
Şaşırdım. OECD’nin her yıl yayınladığı eğitim raporlarında daima ilk sıralarda olan Danimarka’da okullarda bilgisayarlı eğitim nasıl olmazdı?
FATİH Projesini 2 hafta önce Ankara’da bir lisede tablet bilgisayarların bir kısmını öğrencilere dağıtarak başlatan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan  12 bin 800 tablet bilgisayarı öğrencilere teslim ediyoruz. Allah’ın izniyle kara tahta kavramını tarihi tozlu raflara kaldırıyoruz. Tebeşir ve tebeşir tozu nostaljiden öteye geçemeyecek. Öğrenci, elinde tablet bilgisayarı, karşısında elektronik tahtasıyla en son teknolojiyle eğitim alacak” demişti oysa.
FATİH Projesi kamuoyunda tartışılan bir konu. Ve işin iki yönü var. Biri zaten kısıtlı olan bir bütçeyi sadece teknolojiye yatırmak ve asıl önemli olan eğitimin içeriği, öğretmenlerin eğitimi gibi boyutları göz ardı etmek..Diğeri tablet bilgisayarların teknolojik özelllikleri ve fiyatı gibi konular…
Öğrencinin eline tablet bilgisayarı vererek, öğrencinin ve ailelerin gözlerini boyayarak  “eğitimde çağ atlanamıyor” re yazık ki. OECD’nin 9 şubatta yayınladığı eğitim raporuna göre nüfusunun toplam eğitim düzeyini  yukarıya çekemeyenler arasında sonuncuyuz. “Eğitimde eşitlik ve kalite: Dezavantajlı okulları ve öğrencileri desteklemek” başlığıyla yayınlanan rapor ülkelerde nüfusun 25-34 yaş grubu içinde orta öğrenimini tamamlamayanların oranını sıralıyor. Kore’de eğitiminin yarıda bırakanların oranı yüzde 2 iken sonuncu olan Türkiye’de bu oran yüzde 58. Yani anlayacağınız ülkemizde 25-34 arasındaki nüfusun yarıdan fazlası ya ilkokulu bitirdikten sonra orta öğretime başlamamış, ya da ortaöğrenimini diploma almadan yarıda bırakmış durumda. OECD ortalaması yüzde 19.
Peki akıllı tahtalar ve tabletler konuşuluyor da neden eğitimini yarıda bırakanlar konuşulmuyor, neden öğrencilerin matematik, fen ve okuduğunu anlama  becerilerini ölçen PİSA araştırmasında daima son sıralarda olduğumuz Türkiye’nin kamuoyunda kendisine yer bulmuyor,  neden ülkeyi yönetenlere bu sorular yöneltilmiyor. Tablet bilgisayar dağıtılmakla öğrencinin okulu tamamlayacağı ve diğer ülkelerdeki yaşıtlarının eğitim düzeyine çıkacağı mı varsayılıyor? Bu hukukun yok edildiği bir ülkede ‘Avrupa’nın en büyük adalet saraylarını inşa ediyoruz’ diye böbürlenmekle aynı değil mi?
Uzmanlar öğrencinin başarısındaki yerinin yüzde 1’i geçmediğine dikkat çekiyor. Keza CHP PM üyesi 23. Dönem  milletvekili Prof. Dr. Osman Coşkunoğlu da Cumhuriyet’te yayımlanan yazısında 4 Şubat 2012 tarihli Los Angeles Times gazetesi, konunun saygın uzmanlarına ve bilim insanlarına sordukları “bu gösterişli teknolojilerin eğitime gerçek katkısı nedir?” sorusunun yanıtlarını içeren bir makale yayımladı. Yanıtlar aşağı yukarı aynıydı: Okullarda bu yeni teknolojilerin kullanılmasından yararlananlar sadece satıcı firmalar ve yaldızlı ama sığ laflar eden politikacılardır! Nitekim, derslerini internetten herkese açmış olan, dünyanın önde gelen bazı üniversitelerinde en kompleks konuların bile kara tahtada işlendiğini görüyoruz” demişti.
Neden bu eleştiriler de tartışılmıyor televizyon ekranlarında?
Gelelim kısa adı Fatih Projesi olan “Fırsatları Araştırma, Teknolojiyi İyileştirme Hareketi” kapsamında dağıtılan tablet bilgisayarların içeriğine… Zira bu konuda da eleştiriler hayli fazla.. Anladığım kadarı ile tabletlerle öğrenci evinden doğrudan internete  bağlanamıyor; kapsam Milli Eğitim Bakanlığı’nın yüklediği müfredat ile sınırlı. Yani öğrenci evde araştırma yaparken ya da başka amaçlarla bunu kullanamayacak…Türkiye’de bilgisayarların daha çok chat’leşme, sosyal ağlar ya da oyun programları odaklı kullanıldığı düşünülürse bu kısıtlamanın makul olduğunu varsayalım..Peki o zaman neden örneğin Hindistan’da olduğu gibi maliyeti 100 dolar civarında olan ucuz tabletlerle bu iş yürütülmüyor da pahalı ve teknolojinin son özelliklerini içeren tablet bilgisayarlar dağıtılıyor? Neden projenin başında yerli üretim lafı edilirken birden bundan vazgeçildi ve ithal bilgisayarlarla proje başlatıldı? Ve bir diğer konu da 3G teknolojisi… Dağıtılan ve dağıtılacak tabletlerde 3G özelliği olmalı mı olmamalı mı? Mevcut duruma göre yok. Açılan ihalede  3G şartı aranmadığı için mobil operatörler katılmadı. Vodafone İcra Kurulu Başkan Yardımcısı Dr. Hasan Süel, dağıtılacak tabletlerde 3G özelliğinin olması gerektiğini zira tabletlerin verimli kullanılması için bunun şart olduğunu söylüyor..Süel’in sözleri tartışmaya yeni bir boyut daha eklemiş durumda.
Dediğim gibi tablet konusu çok boyutlu. Ancak ne yazık ki her alanda olduğu gibi eğitimde de aynı şeyi yapıyor iktidar;  konunun uzmanları ile derinlemesine tartışmadan oldu bittiye getiriyor ve sadece  ‘satın aldığı’ teknolojilerle övünerek göz boyamayı sürdürüyor. 

15 Şubat 2012 Çarşamba


Çevreciler ile Yatırımcılar Nasıl Uzlaşır?
15 Şubat 2012 - Cumhuriyet
Hafta sonu Taksimde toplanıldı. Taksim Meydanı ile ilgili kararların kapalı kapılar arkasında alınmasına karşı çıkan kentliler, şehir plancıları, mimarlar, sanatçılar
Yine geçen hafta sonu Haydarpaşada da tarihi tren garının kapatılmasına karşı eylem vardı
İnternette gezinirken karşıma birden Youtubeda Gerze Halk Direniş Korosu çıktı. Anadolu Grubunun Sinop Gerzede kurmak istediği termik santrala karşı mücadele eden Gerzelilerin kurduğu 142 kişilik koronun söylediği türkü. İnanılmaz etkileyici
Çevre duyarlığının artması, insanların kendi yaşam alanlarına sahip çıkmak için harekete geçmeleri Türkiyede özellikle hukuksuzluğun en tepe noktaya vardığı bu dönemde can suyu gibi geliyor… “Sonunda ne oluyor? Protestolar, eylemler tamam ama bu arada atı alan Üsküdarı geçiyor. Belki yatırımları geciktiriyoruz ama önleyemiyoruz” diye soruyorsunuz tabii haklı olarak.
Evet, ama karşılarında örgütlü bir direnişin olması ve bunun bıkmadan sürdürülmesi öyle bir noktaya geldi ki artık yatırımcı da bir değil birkaç kez düşünmek, kuracağı tesisi çevrecilerin kaygısını giderecek şekilde planlamak hatta gerekirse yatırım planından vazgeçmek durumunda... Nasıl mı?
Geçen haftalarda 2 enerji şirketinin yöneticisi ile buluştuk farklı zamanlarda. Biri Zorlu Enerji Grubu Başkanı Murat Sungur Bursa. Zorlu Grubu İkizderede 2008 yılında özelleştirmeden 16 megavatlık bir hidroelektrik santralı almıştıŞimdi kurulu kapasitesini 78 megavata çıkarmayı planlıyor. Biliyorsunuz, doğal SİT alanı olmasına karşın 74 kilometre uzunluğundaki İkizdere Vadisi boyunca 26 HES projesinin yapımı planlanıyor. Vadide yapımı tamamlanan bir santral elektrik üretimine geçerken, 2 HESin ise yapımı sürüyor. Tek bir nehirde bir iki değil 26 HES projesi olunca doğal olarak bölge halkı ve sivil toplum örgütlerinin de tepkisi büyük oluyor. Murat Sungur Bursa Yatırım kararını henüz vermedik. Kapasite arttırımı için yöre halkına danışıyoruz diyor. Ve ekliyor: İlk kez yöre halkı bir yatırım karar sürecine katılacak. Bu Zorlu Grubu için önemli bir deneyim olacak. Ancak en önemlisi bir demokratikleşme’ girişimi olarak memlekete faydalı olacağına inanıyorum
Bursaya soruyoruz: Ya yöre halkı, “HESte kapasite arttırımı istemiyoruz” derse ne olacak? Yapmayacağız. Halkın iradesine karşı gelmeyeceğiz” diyor Bursa.
Konuştuğum ikinci enerji şirketi Anadolu Grubu bünyesindeki Anadolu Enerji. Hani şu Sinop Gerzede kurulması planlanan termik santralın sahibi. Aslında Anadolu Grubu Enerji Koordinatörü Tuğban İzzet Aksoy ile bundan neredeyse 1 ay önce görüşmüştük. Kurulacak olan santral ile eski teknolojiye sahip diğer santralların kıyaslanması söz konusu bile değil. Süperkritik buhar teknolojisi ile çalışacak ve böylece çevreye uyum açısından AB standartlarının öngördüğü minimum emisyon değerlerinin de altında faaliyet gösterecek. Yüzde 35 daha az kömür tüketecek, dolayısıyla emisyon değerleri yüzde 35 daha az olacak. Santral ileri baca gazı arıtma teknolojilerine sahip olacak. Bunun için ilave 150 milyon dolar bir yatırım yapacağız. Sonuçta asla asit yağmayacak, oksijen oranı değişmeyecek. Deniz suyu sıcaklığı yasal değerlerde olacak diye bilgi vermişti. Ve eklemişti: Bizim tek istediğimiz yöre halkının ve STKlerin de olduğu bir platformda bu santralı anlatmak. Soracakları her soruya açığız ve yanıtlamaya çalışacağız. Yanıtlayamadığımız ve karşı çıktıkları tek bir soru olursa bu yatırımdan vazgeçmeye hazırız”.
Bu gelişmeler aslında ciddi bir başarı. Murat Sungur Bursa, Karadeniz halkının HESlere tepkisini Öyle çok yanlışlar yapıldı ki haklı bir reaksiyon diye tanımlamıştı. Ve ne yazık ki yanlış uygulamalar hâlâ sürüyor. Havza planlaması yapılmadan enerji projelerine onay verilmesi ise en kritik nokta. Sürekli şirketlerden yana tavır koyan, göstermelik ÇED raporlarına onay veren Çevre Bakanlığı bir yandan yatırımların yapıldığı bölgelerde geri dönüşü mümkün olmayan zararlara neden olurken öte yandan halkta güven duygusunu zedeliyor ve şirketler ile yöre insanını karşı karşıya getiriyor. Toplum baskısının artması bu açıdan iyi ama yine de dikkat; körü körüne sürdürülen istemezük” söylemi ile de bir yere varmak pek mümkün değil
ozlem-yuzak.blogspot.com

8 Şubat 2012 Çarşamba


Yerli Otodan Pancar Motor’a...
Geçen hafta “Yükselen Güç: Devlet Kapitalizmi” başlıklı yazımda The Economist dergisinin geniş bir dosya halinde incelediği “Devlet Kapitalizminin Yükselişi: Gelişmekte olan Ekonomilerin Yeni Modeli” konusuna yer vererek “Çin, Rusya ve Brezilya’nın başı çektiği gelişmekte olan ülkelerde kamu şirketlerinin dünya ticaretinde ve sermaye piyasalarında ön saflarda olduğu bir dönemin içindeyiz” demiştim. Yalnız Çin, Brezilya, Rusya’nın değil Singapur, Güney Afrika ve Arap ülkeleri gibi devlet kurumlarının, büyük şirketlerle iç içe geçmiş yapısının incelendiği dergi de “devlet kapitalizmi”nde piyasaya “görünen bir el”in müdahale ettiğini yazıyordu. Son 30 yılda Çin’in her yıl ortalama yüzde 9.5 büyümesi, yine Çin’in uluslararası ticaretteki payının her yıl yüzde 18 dolayında artmasının arkasındaki en büyük etmen kamu şirketleri. Kendi yazımın sonunu “Her şeyini babalar gibi özelleştiren Türkiye’nin kendine bu dönemin yeni modeli içinde nasıl bir yer açacağı sorusunu ortaya atalım. Artık elimizde ne bir TÜPRAŞ, ne bir PETKİM ne bir Ereğli kaldı. Teletaş çoktan ruhunu teslim etti. Türk Telekom Lübnan’ın kucağından Katar’ın koynuna geçiyor…” diyerek bitirmiştim. Birkaç gün sonra Pancar Motor olayı patlak verdi. Üstelik tam da “yerli otomobil” ve “yerli marka” kavramlarının tartışıldığı bir dönemde. Motoru ve şasisi Fiat’tan otomobilin nasıl“yerli” sayılabileceği sorgulanırken... Bildiğiniz gibi Pancar Motor Türkiye’nin ilk yüzde 100 yerli motor fabrikası. Sevelim sevmeyelim, o ayrı bir konu, merhum Necmettin Erbakan’ın önderliğinde Türkiye’nin dizel motor ihtiyacını karşılamak için 1956 yılında devlet tarafından kuruldu. İlk kurulduğunda adı “Gümüş Motor”du, 1965 yılında Pancar Motor olarak isim değiştirdi.
Kısa zamanda marka oldu. Yıllar yılı Anadolu’nun her köşesinde çiftçinin sağ kolu oldu: Tarlaları suladı, küçük traktörlere güç verdi, jeneratörleri çalıştırdı. Anadolu da ‘pat pat’ diye adlandırılan pikap gibi römorkların üzerine varıncaya kadar her anlamda tarımına, sanayisine hizmet etti.
1964 yılında fabrika Türkiye Şeker Fabrikaları ve Pancar Kooperatifleri’nin sahipliğine geçip özelleşti. Geçen 56 yıl içinde iki kez iflas etme noktasına gelen fabrika, 1980’li yıllarda devlet yardımıyla, 1990’lı yıllardaki krizde fabrika arazisini satarak ayakta kalabildi. 2009 yılında markayı yeniden diriltme çabaları sonrasında Pancar Motor, borçlarını yapılandırıp yeni modeller çıkardı. Çin ve uzakdoğu rakiplerin yanı sıra Türkiye’de üretim yapan İtalyan Lombardini’nin pazar payını artırması Pancar Motor’u da yeni arayışlara yöneltti. Öyle ki son üretilen alüminyum gövdeli motor eski hantal gürültülü motorun yerini aldı üstelik çok daha düşük bir maliyetle. Bununla da yetinilmedi. 2008’de bir kamyonet üretilmesi fikri oluşmuştu. At arabalarının yerine alabilecek hafif bir ticari araç. Fabrikada örgütlü Birleşik Metal-İş’in işyeri temsilcisi Murat Özden’e konuyu sorduğumuzda şunları söyledi: “Evet bir deneme üretimi yaptık. Maliyet biraz yüksek çıktı bu yüzden seri üretime geçilemedi. Ancak yönetim de işin üzerine gitmedi. Devlet desteği alınabilir, AR-GE çalışmalarıyla maliyet kesinlikle aşağıya çekilebilirdi. Şu anda ülkede bu tarz Hint malı, Çin malı araçlar dolaşıyor...”
Ancak 2002-2007 arasındaki kira borçları yüzünden 2 ay önce Pancar Motor’a tahliye davası başlatıldı. Başlatan kurum arsanın sahibi Kayseri Şeker. Ancak çalışanlar Pancar Motor’un Yönetim Kurulu Başkanı aynı zaman şirketin en büyük hissedarı konumundaki Eskişehir Pancar Ekicileri Kooperatifi Başkanı Halil Ünal’ı da suçluyor. Birleşik Metal İş 2. No’lu Şube Başkanı Yılmaz Bayram ile telefonda konuştum. Bayram, fabrikanın bu duruma gelmesinde 12 yıldır yönetimde olan ve aynı zamanda Eskişehirspor Kulübü Başkanı Ünal ve ekibinin payı olduğu görüşünde. “Ünal önce üretimi bitirdi, zarar eder noktaya getirdi, şimdi haciz işlemleri başladı. Fabrikayı Eskişehir’e taşıyacağını söylemişti onu bile yapmadı. Makineleri satma peşinde” diyor.
Sonuçta 56 yıllık Pancar Motor Bayrampaşa’daki fabrikasını tahliye etmeye hazırlanıyor. Fabrikanın 44 dönümlük arsası, İstanbul emlak devlerinin iştahını kabartmış durumda. İşin en acısı ise Pancar Motor’un batışı konusunda, yerli otomobil üretme iddiası taşıyan AKP’li politikacılardan en küçük bir ses bile çıkmıyor olması. Hatırlayın; Amerikan otomotiv devi General Motors tam iflasın eşiğine gelmişken ABD devleti bu büyük markanın yok olmasına razı olmamıştı. ABD yönetimi 2009 yılında 52 milyar dolarlık destekle iflastan kurtarmıştı. ABD Hazinesi GM’nin yüzde 32 hissesine sahip.
Başta da dediğim gibi dünyada fırtına gibi esen bir model var: Devletlerin kendi markalarına sahip çıkmaları ve küresel rekabette ellerini güçlendirmeleri. Biz ise elimizdeki değerlerin farkında bile değiliz. Bir yerlerde sessiz sedasız bir yerli araç üretiliyor. Üstelik yüzde yüz yerli bir motor ile... Biz ise onu geliştirip güçlendireceğine elinin tersi ile iten mantık ile nereye koşuyoruz o da belli değil...

1 Şubat 2012 Çarşamba


Yükselen Güç: Devlet Kapitalizmi...
1 Şubat 2012
Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) bu yıl “Büyük Dönüşüm” temasıyla düzenlediği meşhur Davos toplantılarında büyük güçler ve patronlar, baş aşağı inişe geçen küresel kapitalizmi kurtarmak için teoriler üretirken, liberal ekonominin sesi The Economist dergisi “Devlet Kapitalizminin Yükselişi: Gelişmekte olan Ekonomilerin Yeni Modeli” başlıklı dosyasını kapağına taşıdı. Konu iki açıdan önemli. Öncelikle Avrupa ekonomik krizden belini doğrultamazken, ABD yüksek cari açık ve işsizlikle boğuşurken Çin, Rusya ve Brezilya’nın başı çektiği gelişmekte olan ülkelerde kamu şirketlerinin dünya ticaretinde ve sermaye piyasalarında ön saflarda olduğu bir dönemin içindeyiz. Aslında WEF’in açılış oturumunu “20. yüzyıl kapitalizmi, 21. yüzyıl toplumunda işe yaramıyor mu?” başlığı ile düzenlemesi bile yeterince çarpıcı.
The Economist’teki dosyada ise sadece Çin, Brezilya, Rusya’nın değil Singapur, Güney Afrika ve Arap ülkeleri gibi devlet kurumlarının, büyük şirketlerle iç içe geçmiş yapısı inceleniyor. Dergi “devlet kapitalizmi”nde piyasaya “görünen bir el”in müdahale ettiğini yazıyor. Son 30 yılda Çin’in her yıl ortalama yüzde 9.5 büyümesi, yine Çin’in uluslararası ticaretteki payının her yıl yüzde 18 dolayında artmasının arkasındaki en büyük etmen kamu şirketleri. Dünya petrol rezervlerinin dörtte üçünü kontrol eden en büyük 13 şirketin hemen hepsi devletlerin kontrolündeki kuruluşlar. Yalnız o kadar mı? Rusya’nın Gasprom’u, Çin Telekom, kimya sektörünün liderlerinden Suudi Basic Industries Corporation, dünyanın üçüncü büyük liman işletmecisi Dubai Ports…
Günümüzün devlet kapitalizmi ise geçmişteki örneklerinden hayli farklı. Devlet kontrolündeki bu büyük şirketler sermaye piyasaları ile de entegre haldeler ve liberal kapitalizmin araçlarını istedikleri gibi kullanabiliyorlar. Hisse senetleri halka açık olabiliyor ve çoğu profesyoneller tarafından yönetiliyorlar. Kamu sermayeli şirketlerin hisse değerlerinin toplam sermaye piyasalarındaki payları da hayli yüksek; Çin’de yüzde 80, Rusya’da yüzde 62, Brezilya’da yüzde 38. Aslında gelişmiş ülkeler cephesine baktığımızda da kamu şirketlerinin gücünü görebiliriz. Fransa’da enerji şirketi EDF’nin yüzde 85’i devletin kontrolünde, Japon Tobacco’nun yüzde 50’si, Almanların Deutsche Telecom’un yüzde 32’si yine devlet kontrolünde.
The Economist’e göre kapitalizmin yeni modeli ilk kez Singapur’da ülkeyi 30 yıl boyunca yöneten ‘Asya Değerlerinin’ savunucusu Lee Kuan Yew döneminde ortaya çıktı.İkinci girişim Çin’in dönüşümünde öncü rol üstlenen Deng Xiaoping’in Singapur modelinden esinlenmesi oldu. Çin özel ekonomi bölgeleri oluşturarak yabancı yatırımcıları ülkeye çekti; böylece küresel ekonomiye entegre oldu. Bugün Çin’in bilgisayar devi Lenova ve telekom sektöründe faaliyet gösteren hatta Türkiye’de de yatırım yapanHuawei özel şirket mantığı ile çalışan ancak arkalarına başta Çin Bilimler Akademisi’nin Ar-Ge destekleri olmak üzere devletin tüm gücünü alan kuruluşlar. Keza Brezilya’nın maden şirketi Vale de farklı yönetilmiyor. Sonuçta devlet kontrolündeki bu tarz şirketlerden sadece ulusal devler çıkmıyor giderek dünya piyasalarında da gücü elinde tutan şirketler yaratılmış oluyor.
Devlet kapitalizmi ile sadece şirketler yönetilmiyor; son yıllarda dünya ekonomisinin itici gücü olarak görülen ve uluslararası likidite bolluğunun en büyük kaynağı olarak gösterilen egemen servet fonlarının da (sovereign wealth funds-SWF) yönetimi onlarda. Çin, Suudi Arabistan, Abu Dabi, Kuveyt’in SWF’leri dünyanın en büyük bankalarında hisse sahibi. Böylelikle bir yandan Batı’dan bu ülkelere sermaye giderken, bir taraftan da bu ülkelerden Batı’ya bu yolla sermaye akıyor. SWF’ler dünyada toplam 4.8 trilyon dolar tutarında bir varlığı kontrol ediyor. Bu rakamın en önemli kısmını 1.5 trilyon dolarla Çin oluşturuyor.
Liberal kapitalizmin baş savunucularından The Economist dergisi haliyle devlet kapitalizminin zararlarını da masaya yatırmış. Kamu sermayeli şirketlerin doğrudan veya örtülü olarak devletten destek alarak arkalarını sağlama almaları nedeniyle rekabet koşullarındaki eşitliğin bozulmasını, devletin ekonomik ağırlığının artması nedeniyle suiistimal ortamının oluşuyor olabileceğini; altyapı alanlarında başarılı olurken özellikle inovasyon işin içine girdiğinde sorunların ortaya çıktığını ve yapının hantallaştığını savunuyor.
Sonuçta kim ne derse desin; küresel ekonominin krizlerle savrula savrula geldiği noktada kamu sermayeli şirketler, en azından şimdilik, emniyet supabı olarak kapitalizmin ayakta kalmasına katkıda bulunuyor. Ve Batı gelişmekte olan ülkelerin yeni kapitalist modelinden hayli rahatsız.
Bu noktada şimdilik duralım ve her şeyini babalar gibi özelleştiren Türkiye’nin kendine bu dönemin yeni modeli içinde nasıl bir yer açacağı sorusunu ortaya atalım. Artık elimizde ne bir TÜPRAŞ, ne bir PETKİM ne bir Ereğli kaldı. Teletaş çoktan ruhunu teslim etti. Türk Telekom Lübnan’ın kucağından Katar’ın koynuna geçiyor… Neyse, yazının devamı haftaya...

20 Ocak 2012 Cuma

Seydişehir hukuksuzluk ve oymapınar


BİLGİ TOPLUMUNA DOĞRU
ÖZLEM YÜZAK 21 aralık 2011

Seydişehir’deki Hukuksuzluğun  Devamı Oymapınar’da…

Geçen hafta Seydişehir’deki ETİ Alüminyum Tesisleri’nin 2005 yılında özelleştirilmesinden  bugüne kadar yaşanan ve ucu AİHM’e kadar dayanan hukuksuzlukları  ve kamunun nasıl zarara uğratıldığını yazmıştım. Yazıda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Rizeli hemşerisi CE-KA Grubu’na tesisin yanısıra bedelsiz olarak Oymapınar Hidroelektrik Santrali’nin de verildiğini de anımsatmıştım.  Santral verilirken Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın bir şartı vardı: Oymapınar, otoprodüktör lisansı dışında kullanılamayacak, elektrik üretiminin en fazla yüzde 25'i diğer kullanıcılara satılabilecekti. Tabii ki bu kurala uyulmadı. Alüminyum tesisi kendi kaderine bırakılırken CE-KA bonus olarak bedelsiz devraldığı santralden ciddi paralar kazanmaya başladı. Üstüne üstlük Danıştay’ın ETİ Alimünyum’un özelleştirmesini iptal kararına rağmen…Bu arada Oymapınar’ın Türkiye’nin 5. büyük barajı olduğunu da hatırlatalım. EPDK, 2009 için bu oranı yüzde 50'ye yükseltti. 
Fakat CE-KA'nın piyasaya sattığı miktar, yüzde 50 sınırı da çok aşmıştı. O nedenle EPDK'dan oranın yüzde 90'a çıkarılmasını istedi. EPDK kabul etmedi. Ancak Oymapınar’ı işletenler hala bildiğini okuyor. Seydişehir yazısının ardından CHP Antalya Milletvekili Günkut Acar Oymapınar konusunu defalarca TBMM gündemine taşımaya çalıştığını söyledi. Acar, ÖİB’in internet sayfasındaki bilgiler ışığında bir derleme yapmış. “Kurulu gücü 40 megavat (39.379 mw) olan 9 gruptaki santrallar 183 milyon 724 bin dolar bedelle 49 yıllığına devredilmiştir. Bu ihalelerde bir megavatlık kurulu güç için oluşan ortalama fiyat 4-5 milyon dolardır. Bu rakamlar dikkate alındığında, Türkiye’nin en büyük barajlarından biri olan 540 megavat kurulu güce sahip Oymapınar HES’in değeri 2 milyar doları aşacaktır” diyor.

Yani anlaşacağınız, AKP Hükümeti, 305 milyon dolarlık Eti Alüminyum A.Ş. özelleştirmesi kapsamında, yaklaşık 2 milyar dolarlık barajı bedava vermiş durumda. Bu durumda  eşantiyon, asıl üründen 6 kat daha değerli oluyor. Tabii tüm bunlar olurken 2004-2005 yılları arasında yani özelleştirmenin hemen öncesinde ETİ Alüminyum’un Yönetim Kurulu Başkanlığı olan  Ahmet Aksu’nun şimdilerde Özelleştirme İdaresi Başkan Vekili olduğunu da eklemeyi unutmayalım…
Bu işin bir yönü. Dönelim Acar’a..Acar, bedava verilen barajdan yapılan elektrik satışından da bahsediyor. “Oymapınar HES’in bedelsiz devrinden sonra, sisteme yapılan elektrik satış miktarı 2.17 milyar kWh’dir.  Buna ilişkin kabaca bir hesaplama yaptığınızda ulaşacağınız rakam yaklaşık 400 milyon TL’dir. Bir anlamda, 305 milyon dolarlık bedelin büyük bölümünü de Oymapınar HES yapmıştır” diyor. Acar  geçen ay (22 kasım 2011) Oymapınar HES ile ilgili bir soru önergesi verdi. Enerji Bakanı Taner Yıldız’dan aşağıdaki soruların yanıtını istedi:

1-Seydişehir Eti Alüminyum A.Ş.’nin 305 milyon dolarlık özelleştirmesi kapsamında bedelsiz verilen Oymapınar HES, hangi koşullarla devredilmiştir?

2- EÜAŞ’a ait santrallerin işletme hakkı devri yoluyla özelleştirmesi sürecinde 1 megavatlık kurulu güç için ortalama 4-5 milyon dolar verildiği dikkate alındığında, Türkiye’nin en büyük barajlarından biri olan ve 540 megavatlık kurulu güce sahip Oymapınar HES’in bedelsiz verilmesi ne anlama gelmektedir? Özelleştirmenin amaçları ile örtüşmekte midir?

3- EÜAŞ santrallerinin özelleştirmesinde oluşan fiyatlarla 49 yıllık işletme değeri yaklaşık 2 milyar doları aşan Oymapınar HES’in, 305 milyon dolarlık özelleştirme kapsamında bedelsiz olarak tahsis edilmesi, kamu çıkarına aykırı değil midir? Bu işlemi gözden geçirecek misiniz?

4- Oymapınar HES’in bedelsiz devrinin ardından, bu santral üzerinden sisteme ne kadar elektrik satılmıştır? Bu satışın parasal tutarı ne kadardır? Bedelsiz verilen santraldan sisteme satılan elektriğin parasal tutarının, Eti Alüminyum A.Ş.’nin devir bedeline ulaştığı doğru mudur?

5-Danıştay 13. Dairesi’nin iptal kararının ardından Eti Alüminyum A.Ş.’nin iadesi ile ilgili Danıştay süreci hangi aşamadadır? Şirketin geri verilmemesi üzerine asliye ticaret mahkemesinde açılan dava hangi aşamadadır?

12 aralıkta gelen yanıt ise sadece şu: Söz konusu santralden 2006, 2007, 2008, 2009 ve 2010 yıllarında sisteme satılan elektrik miktarı yaklaşık olarak 2.17 milyar kWh’dir.

“Hukuksuzluğun at başı gittiği bir düzende Seydişehir ve Oymapınar’ın sözü mü olur? Onun gibi daha neler neler var…”diye düşünebilirsiniz..Sanırım AKP iktidarı da aynı şekilde düşünüyor ki, soru önergesine doğru düzgün yanıt vermeye bile tenezzül etmiyor…


13 Ocak 2012 Cuma

Türkiye’de Gazetecilik ve ‘Kafka’nın Böcekleri’

‘Kafka’nın Böcekleri Gibiyiz’ başlığını atmış Barış Açıkel, dün ikinci sayısı yayınlanan Tutuklu Gazete’nin 2. sayfasındaki yazısına...Adres Kandıra 2 No’lu F Tipi Cezaevi. “Bir sabah gazetecileri alıp götürdüler. Sustuk! Sonra politikacıları...Sustuk! Daha sonra da yazar ve bilim adamlarını...Yine sustuk! Gelecekler yine, bir yudum zehir gibi; daktilomuzu, fotoğraf makinemizi, notlarımızı, kitap nüshalarımızı...alıp da gidecekler.Yine gelecekler...İşte o an, “Sıra kimde” olacak? ” diye soruyor...Ve ekliyor: “Kısacası, 301. Madde değiştiriliyorMUŞ gibi yapıp...Kürt sorunu devasa “Açılımlarla” çözülüyorMUŞ gibi yapıp...Dersim’de (1938’de) yaşanan acılardan özür diliyorMUŞ gibi yapıp...12 Eylül’ün “Netekim” paşalarından hesap soruluyorMUŞ gibi yapıp...da ‘bir arpa yol’ almamış bir ülkede Kafka’nın böcekleri gibiyiz!”
Dün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ydü. Sabahtan itibaren  e-postam “gazeteciler gününüz kutlu olsun” mesajları ile doldu taştı. Sanki 97 meslektaşım hapiste değilmiş, sanki zülfiyare ‘o ya da bu şekilde’ dokunan diğerleri işten atılmamış, sanki bu ülkede özgür gazetecilik yapılabiliyormuş gibi...
Mustafa Balbay’ın  köşesinde yazı yazmadığı günler sadece 3 satır yer alır. Dünkü şöyleydi: Mustafa Balbay 1041 gündür tutuklu. Hücrede tek başına 317. Gün. Milli irade 213 gündür tutuklu. 3 yılı aşkın bir süredir evinden, çocuklarından, özgürlüğünden uzakta sevgili Balbay. Bize ise günleri saymak düşüyor...
Yukarıda yazısından küçük alıntılar yaptığım Barış Açıkel arış Açıkel İşçi Köylü gazetesi yazı işleri müdürüydü, 28 yaşında cezaevine girdi, 36 olmak üzereyken 12 aralıkta tutuksuz yargılanmak üzere tahliye oldu.
     Tutuksuz Gazete’ye “Yeni Rejim Gazeteciliği” başlığıyla yazısını gönderen OdaTV Yazıişleri Müdürü  Barış Terkoğlu’nun adresi ise 11 aydır Silivri 1 No’lu L Tipi Cezaevi F-12 Koğuşu. “Elinizde tuttuğunuz gazete Türkiye’de basın özgürlüğünün halini gösteren tarihi bir örnek..” diye başlıyor Barış yazısına. Eşi Özge’yi can dostum Prof. Dr. Türkel Minibaş’ın asistanlığı döneminden tanıyorum. Gazetecilere Özgürlük Yürüyüşlerinde karşılaşırız  sık sık. Barış’ın ve diğer gazetecilerin davasının yurtdışındaki yayın organlarında yer alması için çabalar durur… Haa yeri gelmişken söyleyeyim. Taksim-Galatasaray arası biz gazetecilerin (tabii her gazetecinin değil!) cezaevindeki meslektaşlarımızla, yeni gözaltına alınanlarla dayanışma yolumuzdur. Toplanır, elimizde pankartlarla, özgürlük sloganları atarak bir uçtan öbür uça yürürüz. Sanki sesimizi duyurabilecekMİŞiz gibi…Haberleri, yazıları teslim edip sayfaları  hazırladıktan sonra akşam saatlerinde toplandığımızda  Türkiyem çoktan televizyon başına geçip dizilerini izlemeye başlamıştır bile…Kendimiz haykırır, kendimiz duyarız..
       Tutuklu Gazete’ye devam edelim. Çünkü her ne kadar Ahmet Şık, Nedim Şener, Balbay, Tuncay Özkan’ın isimleri ön planda olsa da adı sanı gündeme gelmeyen diğer tutuklu gazetecilerin en azından Gazeteciler Günü’nde haykırışlarından birer soluk yansıtalım istedim. Kandıra 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nden eski Özgün Radyo yayın koordinatörü Füsun Erdoğan “tutsaklığımın 6. Yılındayım. Ve benim gibi onlarca meslektaşım da aynı durumda” diyor ve bir çağrı yapıyor :  “Çağdaş Hukukçular Derneği’nin TMY ve özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılması için başlattığı kampanyayı sahiplenerek büyütmenin zamanı çoktan geldi. Bunun için bütün ilerici, demokrat, yurtsever, sosyalist parti ve örgütleri, meslek odaları, kitle örgütleri, sendika ve paltformları bu kapmanyayı sahiplenerek büyütmeye çağırıyorum…”
Füsun Erdoğan kendi yazısının hemen yanıbaşında siyah zemin üzerinde acıklı bir mektuba da yer veriyor. Cezaevinden çıktıktan dört ay sonra hayatını kaybeden gazeteci ve çevirmen Suzan Zengin'in anısına… Zengin, ölmeden iki hafta önce olduğu açık kalp ameliyatının ardından bulunduğu Koşuyolu Göğüs Hastalıkları Hastanesi'nde 12 Ekim'de hayatını kaybetmişti. 
Silivri 2 No’lu L Tipi cezaevinde yatan Doğan Yurdakul ise Neye Dokunsak Yanmayız? diyerek işin içine mizahı da katarak Otosansürcüye tüyolar veriyor 3. Sayfadaki yazısında. “Birilerinin başlarına birşeyler gelince geride kalanlar nelere dokunmayacaklarını öğrenmiş oluyor” diyen Yurdakul ‘Ben şu Silivri’de yattığım yerden bile bazı sakıncalı sözcüklerin otosansür süzgeçinden kaçırılabildiğini görüyorum, sizzler uyuyorsunuz. Nedir canım o sayfalarda, ekranlarda bir sürü uygunsuz sözcük: Yolsuzluk, rüşvet, fener, sınav şifresi, Hopa traşı, yumurta, poşu, ıslık…. falan?
Böyle işte Türkiye’de gazetecilik. Dokunan yanıyor. Bizler ise ‘Yansak da dokunacağız’ demeyi sürdürüyoruz…