Dün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ydü. Sabahtan itibaren e-postam “gazeteciler gününüz kutlu olsun” mesajları ile doldu taştı. Sanki 97 meslektaşım hapiste değilmiş, sanki zülfiyare ‘o ya da bu şekilde’ dokunan diğerleri işten atılmamış, sanki bu ülkede özgür gazetecilik yapılabiliyormuş gibi...
Mustafa Balbay’ın köşesinde
yazı yazmadığı günler sadece 3 satır yer alır. Dünkü şöyleydi: Mustafa Balbay
1041 gündür tutuklu. Hücrede tek başına 317. Gün. Milli irade 213 gündür
tutuklu. 3 yılı aşkın bir süredir evinden, çocuklarından, özgürlüğünden uzakta
sevgili Balbay. Bize ise günleri saymak düşüyor...
Yukarıda yazısından
küçük alıntılar yaptığım Barış Açıkel arış Açıkel İşçi Köylü gazetesi
yazı işleri müdürüydü, 28 yaşında cezaevine girdi, 36 olmak üzereyken 12
aralıkta tutuksuz yargılanmak üzere tahliye oldu.
Tutuksuz Gazete’ye “Yeni Rejim Gazeteciliği” başlığıyla yazısını gönderen OdaTV
Yazıişleri Müdürü Barış Terkoğlu’nun adresi ise 11 aydır
Silivri 1 No’lu L Tipi Cezaevi F-12 Koğuşu. “Elinizde
tuttuğunuz gazete Türkiye’de basın özgürlüğünün halini gösteren tarihi bir
örnek..” diye başlıyor Barış yazısına. Eşi Özge’yi can dostum Prof. Dr. Türkel Minibaş’ın asistanlığı
döneminden tanıyorum. Gazetecilere Özgürlük Yürüyüşlerinde karşılaşırız sık sık. Barış’ın ve diğer
gazetecilerin davasının yurtdışındaki yayın organlarında yer alması için çabalar
durur… Haa yeri gelmişken söyleyeyim. Taksim-Galatasaray arası biz
gazetecilerin (tabii her gazetecinin değil!) cezaevindeki meslektaşlarımızla,
yeni gözaltına alınanlarla dayanışma yolumuzdur. Toplanır, elimizde
pankartlarla, özgürlük sloganları atarak bir uçtan öbür uça yürürüz. Sanki
sesimizi duyurabilecekMİŞiz gibi…Haberleri, yazıları teslim edip sayfaları hazırladıktan sonra akşam saatlerinde
toplandığımızda Türkiyem çoktan
televizyon başına geçip dizilerini izlemeye başlamıştır bile…Kendimiz haykırır,
kendimiz duyarız..
Tutuklu Gazete’ye devam
edelim. Çünkü her ne kadar Ahmet Şık,
Nedim Şener, Balbay, Tuncay Özkan’ın isimleri ön planda olsa da adı sanı
gündeme gelmeyen diğer tutuklu gazetecilerin en azından Gazeteciler Günü’nde
haykırışlarından birer soluk yansıtalım istedim. Kandıra 2 No’lu T Tipi Kapalı
Cezaevi’nden eski Özgün Radyo yayın koordinatörü Füsun Erdoğan “tutsaklığımın 6. Yılındayım. Ve benim gibi onlarca
meslektaşım da aynı durumda” diyor ve bir çağrı yapıyor : “Çağdaş
Hukukçular Derneği’nin TMY ve özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin
kaldırılması için başlattığı kampanyayı sahiplenerek büyütmenin zamanı çoktan
geldi. Bunun için bütün ilerici, demokrat, yurtsever, sosyalist parti ve
örgütleri, meslek odaları, kitle örgütleri, sendika ve paltformları bu
kapmanyayı sahiplenerek büyütmeye çağırıyorum…”
Füsun Erdoğan kendi yazısının hemen yanıbaşında
siyah zemin üzerinde acıklı bir mektuba da yer veriyor. Cezaevinden çıktıktan
dört ay sonra hayatını kaybeden gazeteci ve çevirmen Suzan Zengin'in anısına… Zengin, ölmeden iki hafta önce olduğu açık
kalp ameliyatının ardından bulunduğu Koşuyolu Göğüs Hastalıkları Hastanesi'nde
12 Ekim'de hayatını kaybetmişti.
Silivri 2 No’lu L Tipi cezaevinde yatan Doğan Yurdakul ise Neye Dokunsak Yanmayız? diyerek işin içine mizahı da katarak Otosansürcüye tüyolar veriyor 3. Sayfadaki yazısında. “Birilerinin başlarına birşeyler gelince geride kalanlar nelere dokunmayacaklarını öğrenmiş oluyor” diyen Yurdakul ‘Ben şu Silivri’de yattığım yerden bile bazı sakıncalı sözcüklerin otosansür süzgeçinden kaçırılabildiğini görüyorum, sizzler uyuyorsunuz. Nedir canım o sayfalarda, ekranlarda bir sürü uygunsuz sözcük: Yolsuzluk, rüşvet, fener, sınav şifresi, Hopa traşı, yumurta, poşu, ıslık…. falan?
Silivri 2 No’lu L Tipi cezaevinde yatan Doğan Yurdakul ise Neye Dokunsak Yanmayız? diyerek işin içine mizahı da katarak Otosansürcüye tüyolar veriyor 3. Sayfadaki yazısında. “Birilerinin başlarına birşeyler gelince geride kalanlar nelere dokunmayacaklarını öğrenmiş oluyor” diyen Yurdakul ‘Ben şu Silivri’de yattığım yerden bile bazı sakıncalı sözcüklerin otosansür süzgeçinden kaçırılabildiğini görüyorum, sizzler uyuyorsunuz. Nedir canım o sayfalarda, ekranlarda bir sürü uygunsuz sözcük: Yolsuzluk, rüşvet, fener, sınav şifresi, Hopa traşı, yumurta, poşu, ıslık…. falan?
Böyle işte Türkiye’de gazetecilik. Dokunan
yanıyor. Bizler ise ‘Yansak da
dokunacağız’ demeyi sürdürüyoruz…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder